Eklenme Tarihi:
14 Aralık 2008 saat: 21:07 Bush Giderken
Amerika Birleşik Devletlerinin 8 yılı aşkın süredir başkanlığı yapan kişi, diğer ülkelere hep getirmek istediği bunu yaparken de yüzbinlercenin ölümüne sebep olan demokrasi aracılığı ile siyasi tarihe bir nokta koymakta.
Yazıya duygusal bir giriş yaparak, Irak’ta bir milyon insan öldükten sonra, ülkenin aynı dinden olan insanları önce etnik olarak ikiye daha sonra da bu ikinin birini mezhep olarak ikiye ve toplamda 3 parça ederek ayırdıktan sonra, gece yatağa girdiğinde rahat uyuyabilecek misin? Yoksa ileride emekliliğinde “pişmanlığım” başlığı altında bir kitaba mı imza atacaksın? Bir köyün bir müddet ihtiyacını giderecek kadar su miktarı kanın sokaklarda aktığı ve sonrasında “yanılmışız burada kitle imha silahı yokmuş” gibi minik bir yanılsama ile kurtulacak mısın? Gerçek ya da değil komplo ya da değil ancak ne olursa olsun kendi ellerinle vahşetin ve şiddetinle yarattığın 11 Eylül ardında Afganistan’da akıttığın kanlar ardında mutlu musun? İran’a binlerce ton bomba atamadığın için üzgün veya kızgın mısın? Rusya Gürcistan’a girerken müdahale edemediğin için çaresiz kaldığını düşündün mü? Ya da Kosova bağımsızlığını ilan ettiğinde Onu tanırken, bunu onları sevdiğin için mi yaptın? Uçak geminden kalkan jetler ve helikopterle küçük köylerde terörist avcılığı oynadığın için mutlu musun? Pilotlarının yalınayak kaçan bir sivil üzerine mermi yağdırırken ki sevinç çığlıklarını duyarken ne hissettin? Kocası elleri bağlı kafasında çuval ile evden çıkarılırken arkasında bıraktığı kadınına tecavüz eden askere ne ceza verdin? Ya da vermediğin için pişman mısın?
Yeter daha yazmayacağım hiç duraksamadan bu kadar yazabildiğime göre.. Daha söylenebilecek çok şey olmalı ve var da maalesef.
Bush gidiyor ve gelenle de kan emme yayılma “demokrasi getirme” rejiminin değişmeyeceği muhakkak. Ülkemin halk ve kitlesel oranda en büyük Abd karşıtlarından biri olmasına rağmen ülkemin Abd’yi stratejik ortak olarak görmesi ise, halk ile devletin ortak duygularını ne ölçüde yansıtıyor? Yazıyı bu soru ile bitirelim.. Kendi halkına yapılmasını istemeyeceği her türlü şeyi başka halklara yapmayan devlete devletlere..
Uzun zamandır kitap özeti yazmıyorum sanırım ya da uzun zaman olmasa da bana öyle geldiği için bugün sabah saatlerinde okuduğum araştırma-inceleme üzerine güzel bir çalışmayı sizlerle alıntıları ile birlikte paylaşayım.
Kitap yazarın yüksek lisans tez çalışması böyle olunca da fazlaca dipnot kaynak bulmak mümkün. 1920 1939 yılları arasında Filistin İsrail sorununun ülkemizde nasıl cereyan ettiğini anlamak adına gerçekten güzel bir eser. O dönemde yaşamamış olsak da o dönemin fikrini ve bu konuya bakışını gerek medyanın gerek halkın ve gerekse de politikacıların bakışı ile rahatlıyla görebiliyor anlayabiliyoruz.
Siyasi anlamda belki sadece ruhen Filistin’in yanında olan Türkiye halk olarak ise tümüyle arkasındadır.
Bu ön girişten sonra kitabı künyeleyip ardından alıntılarla yazıma son veriyorum. Alıntılar içinde Mustafa Kemal’in dönemin şartlarında Filistin konusu için söylediklerini gözden kaçırmamanızı özellikle istiyorum.
Adı: Türk Kamuoyunda Filistin Problemi
Yazar: Celil Bozkurt
Yayınevi: IQ Kültür Sanat Yayıncılık Nisan 2008
( Padişah II. Abdülhamid’in Theodor Herzl’e mektupla cevabı) Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk İmparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem.
Sultan Abdülhamid, 28 Haziran 1890 tarihli iradesi ile Siyonistlerin Filistin’e “iskanları be gayet-i muzır (çok zararlı) ve ileride bir Musevi hükümetini meselesine müntec (sebep) olabileceği cihetle bunların adem-i kabulleri (kabul edilmemeleri) lazım gelir” diyerek Yahudilerin Filistin’e iskanına taraftar olmadığını ifade etmiştir.
(Arapların İngilizlerle anlaşması ardından) Güney Cephesinde yedek subay olarak görev yapan Falih Rıfkı Atay’ın şu sözleri özelde Filistin, genelde tüm Arapların Türklere bakışını yansıtması bakımından oldukça kayda değerdir; “Floransa ne kadar bizden değilse Kudüs de o kadar bizden değildi. Sokaklarda turist gibi dolaşıyoruz”.
(Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’ın, nüfuzlu bir Amerikan delegasyonuna yazdığı mektuptan) Biz, Araplarla Yahudilerin ırk bakımından yeğen olduklarına inanıyoruz… Biz Araplar bilhassa içimizde aydın olanlar, Siyonist hareketine derin bir sempati ile bakıyoruz. Biz Yahudilere yurtlarına hoş geldiler diyoruz. Yahudi hareketi milli bir harekettir ve emperyalist değildir. Bizim hareketimiz de millidir ve emperyalist değildir. Ve Suriye’de her ikimize de yer vardır. İki hareketimizden hiçbiri diğeri olmadan gerçek bir başarıya ulaşamaz.
Filistin’deki Arap Yahudi çatışmaları devam ettiği sürece İngiltere, bu çatışmaları bastırmak için yeni takviye birlikleriyle Filistin’e girmiştir. Denilebilir ki Filistin’deki Arap-Yahudi anlaşmazlığının devam etmesi İngiltere’nin Filistin’e daha sağlam yerleşmesine zemin hazırlamıştır.
Faşist lider Musolini, Libya ziyareti sırasında bölge Araplarının kendisine “Seyf-ül İslam” adıyla verilen kılıcı kuşandığından beri Müslüman aleminin koruyucusu rolünü oynamağa başlamıştır.
Yahudiler, Türkiye Cumhuriyeti içinde yerini aldıkları halde, Atatürk’ün başlattığı uluslaşma sürecine ayak uyduramamışlar özellikle de bu sürecin en önemli unsuru olan Türkçeyi konuşmamakla dikkat çekmişlerdi.
(Mustafa Kemal’in Filistin meselesi hakkındaki görüşleri – Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet yüksek makamına gönderilen,16.8.1939 tarihli ve 5476/7/I/K sayılı yazı) Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar iyi bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizmi oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamber’in son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahadin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.
Bir İngiliz Lord’u savaştan senelerce sonra yazdığı bir makalede Arapları nasıl aldattıklarını şu ifadelerle itiraf ediyordu: Biz Araplara olan sözümüzü tutmadık, Yahudileri de aldattık hayale kaptırdık. Arz-ı Mukaddes, iki defa vaat edilmiş bir diyar oldu. Burası evvela Araplara vaat edilmişti: Lawrence’ın ilham ettiği isyan dolayısıyla bize zamanında gösterdikleri yardıma mükâfat olarak bu vaat yapılmıştı. Fakat iki seneden ziyade bir zaman sonra da yani o teşrik-i mesainin meyvelerini toplar toplamaz tutup o yeri, daha büyük bir Arz-ı Kenan halinde Yahudilere vaat ettik.
Eklenme Tarihi:
12 Aralık 2008 saat: 6:44 Namaz
Tüm kâinat içinde ve tümünde, kâinatın tam merkezinde, aklın her an soluduğu küreyi düşünmesi ile dehşete düşmesi kaçınılmaz olan, insanlığın hizmetine sunulmuş bu dünyada, tüm bu nimetlere karşılık, yine o nimetlerin sahibinin verdiği 24’ün 1’ini buraya değil de zamansız mekâna harcamak.
Namazdan söz ediyorum elbet, hani kendi değerinin, kendi namının onsuz oluşuyla az olduğu. Namazın yoksa namının az oluşundan, isminin ancak dünyada var oluşundan bahsediyorum. Namaz ki sayfaları kopmaz dikişlerle tutturulmuş ciltler içine yazılmayla tükenmeyecek bir derin husus ve aynı zamanda da bir büyük reçete elbet. Güneşin doğuşu ve batışı ve gecenin tekrar güneşe varışında geçen 24 dilimlik parçanın tümünü kontrol etmeye muktedir bir gücün adı namaz. Bir vakti geçtiğinde üstüne gözyaşı dökülebilecek kadar değerli ve bedeni taşlarla dövülen kişiliği kelimelerle ezilmeye çalışılan hakarete uğrayan Peygamberin bunlara dahi beddua etmeyip, kaçırdığı bir vakit yüzünden beddua etmesine neden olacak kadar önemli o namaz. Namaz ki iki vakit arasındaki tüm kötülüklerden bizleri korumaya arındırmaya dair bir aşikâr gücü içinde bulunduran, içimizde bulundurtan.
Namaz, insanlığa son din olarak getirilen İslam’ı ayakta tutan direğin adı. Ve yine namaz Kur’an da kendinden defalarca söz edilen en mühim ibadetin adı. Namaz, eklemlerin kırılıp doğrulması ya da kasların uzayıp kısalmasından çok daha öte bir hayat reçetesi. Hayatı anlamlı ve sebebine layık olmaya değerli kılan. Vazgeçilmemesi ile terk edilmemesi ile haramdan zinadan içkiden kumardan ve türlü şeytan pisliklerinin tümünden arınılması kolay olan. Vazgeçilmemesi ile sonsuzluğun kapılarını açmakta sana sunulan çeşitçe bol anahtarlar.
Namaz… Bedenimizin, çektiğimiz her nefesteki affedilişimizin, sonsuz bir merhamet karşısında, O’nun bize verdiği zamandan, biz, aciz aklımızla idrak edemediğimizden ki yine bizim için çok ama çok küçük bir kısmını istemesi. Gün içine yayılmış ve ömrün boyunca sürekliliği olan, seni aldığın her nefes ile takip eden, yaşadıkça farz olan, secdeye varmakla tüketemeyeceğin kadar sonsuz bir zenginlik kapısı namaz.
Yokluğunda Allah katında namının az olacağı bir ferahlığa açılan kapı. Yokluğunda yanlış kapıları çalıp yanlış diyarlara varmanın kolay olacağı bir ruh ritmi. Seni açılan kapı ardında her secdede Rabbine vardıracak bu hazine, 5 vakit ve nefesinle sürekli senin ile benim ile bizim ile olsun. Yüreğimiz namaz ile dolsun.